İktidarın yalnızca seçim sandığında değil, hastane koridorlarında, üniformanın çıkarıldığı soyunma odalarında ve kurumların adlarının değiştiği tabelalarda da kurulduğunu düşünmeden siyaset yapmak mümkün mü? Güç ilişkileri çoğu zaman gürültülü anayasalarla değil, sessiz idari kararlarla yeniden örülür. Askerî hastaneler meselesi tam da bu sessiz ama derin dönüşümlerin örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor.
Askerî Hastaneler Kapandı mı? Sorunun Kendisi Neyi Gizliyor?
“Askerî hastaneler kapandı mı?” sorusu ilk bakışta basit bir evet–hayır yanıtı çağırıyor. Oysa siyaset bilimi açısından asıl mesele, kapatılma kelimesinin arkasında yatan iktidar tahayyülü. Türkiye’de askerî hastaneler fiilen ortadan mı kaldırıldı, yoksa başka bir kurumsal rejime mi dahil edildi? Bu soruyu sormak, devletin güvenlik aygıtı ile sosyal devlet fonksiyonları arasındaki sınırların nasıl yeniden çizildiğini anlamak demek.
Askerî hastaneler, yalnızca askerlerin tedavi edildiği teknik mekânlar değildi; ordunun özerkliğinin, kurumsal hafızasının ve ideolojik sürekliliğinin parçasıydı. Bu nedenle onların statüsündeki her değişiklik, salt sağlık politikası değil, aynı zamanda bir iktidar yeniden dağıtımıdır.
Kurumsal Dönüşüm mü, Tasfiye mi?
Resmî söylem genellikle “kapatma” yerine “devretme” ya da “entegrasyon” gibi kavramları tercih etti. Bu dilin kendisi bile önemlidir. Çünkü siyasal iktidar, radikal kırılmaları çoğu zaman yumuşak kelimelerle paketler. Askerî hastanelerin Sağlık Bakanlığı’na bağlanması, bir yandan sivil denetimi güçlendirme iddiası taşırken, diğer yandan askerî kurumların tarihsel özerkliğini sona erdiren bir adımdı.
Burada meşruiyet meselesi devreye giriyor. Sivil iktidarın, güvenlik alanını sivilleştirme gerekçesiyle attığı bu adım, demokratik teorilerde çoğu zaman olumlu bir yere oturtulur. Peki aynı adım, yürütmenin aşırı merkezileştiği bir bağlamda atıldığında hâlâ demokratik midir? Yoksa bu, kurumlar arası dengeyi zayıflatan başka bir hegemonya biçimi midir?
İktidar, Güvenlik ve Sağlık Alanının Kesişimi
Modern devlet, Max Weber’in tanımıyla meşru fiziksel şiddet tekeline sahiptir. Ancak bu tekel yalnızca silahlarla değil, bedenler üzerinde kurulan idari ve tıbbi denetimle de işler. Askerî hastaneler bu açıdan çifte bir işleve sahipti: Hem savaşan bedeni onaran hem de askerî disiplinin sürekliliğini sağlayan mekânlardı.
Bu kurumların sivil sağlık sistemine dahil edilmesi, güvenlik alanının bir parçasının sosyal politika alanına taşınması gibi okunabilir. Fakat bu taşınma gerçekten yatay bir genişleme mi, yoksa yürütmenin tüm alanları tek merkezde toplama eğiliminin bir uzantısı mı? İktidarın sevdiği “etkinlik” ve “verimlilik” söylemleri, hangi ideolojik önkabulleri gizliyor?
İdeoloji, Yurttaşlık ve Eşitlik Söylemi
Askerî hastanelerin sivilleştirilmesi, “herkese eşit sağlık hizmeti” söylemiyle de gerekçelendirildi. Bu, yüzeyde kapsayıcı bir yurttaşlık anlayışına işaret eder. Üniforma giymiş beden ile sivil beden arasındaki ayrıcalık farkının kaldırılması, teorik olarak demokratik eşitlik lehine bir adımdır.
Ancak burada şu provokatif soruyu sormadan geçmek zor: Eşitlik söylemi, gerçekten aşağıdan yukarı bir hak genişlemesi mi, yoksa yukarıdan aşağıya bir kurumsal homojenleştirme mi? Yurttaşlık, farkları tanıyarak mı güçlenir, yoksa farkları silerek mi?
Karşılaştırmalı Bir Bakış: Diğer Ülkeler Ne Yapıyor?
Karşılaştırmalı siyaset bize şunu öğretir: Askerî sağlık sistemleri her ülkede aynı şekilde örgütlenmez. ABD’de askerî hastaneler (VA ve askeri medical centers) güçlü biçimde varlığını sürdürürken, Fransa’da askerî sağlık sistemi sivil sistemle iç içe ama kurumsal olarak ayrıdır. Bu ülkelerdeki ortak nokta, askerî alanın sivil denetime açık olmasıdır; ayrıştıkları nokta ise bu denetimin kurumsal çeşitlilik içinde sağlanmasıdır.
Türkiye örneğinde ise çeşitlilikten ziyade tek tipleşme eğilimi dikkat çekiyor. Bu durum, demokrasi teorilerinde sıkça tartışılan çoğulculuk ilkesini yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Kurumların farklılığı, her zaman bir tehdit midir? Yoksa demokratik dayanıklılığın sigortası mıdır?
Demokrasi, Katılım ve Sessiz Kararlar
Bu dönüşüm sürecinde dikkat çeken bir başka unsur da katılım eksikliği. Askerî hastanelerde çalışan sağlık personelinin, askerlerin ve onların ailelerinin bu kararlara ne ölçüde dahil edildiği sorusu hâlâ havada duruyor. Demokratik bir rejimde, böylesi köklü kurumsal değişimlerin toplumsal müzakereyle şekillenmesi beklenmez mi?
Karar alma süreçlerinin hızlandırılması, çoğu zaman “olağanüstü koşullar” gerekçesiyle savunulur. Fakat olağanüstülük hâli kalıcılaştığında, demokrasi hangi zeminde nefes alır? Sessizce alınan kararlar, uzun vadede yüksek sesli krizler üretmez mi?
Kişisel Bir Değerlendirme: Güvenlik mi, Özgürlük mü?
Güç ilişkileri üzerine düşünen biri olarak beni asıl düşündüren, askerî hastaneler meselesinin ne kadar hızlı normalleştirildiği. Bugün bu konuya dönüp baktığımızda, birçok insan için bu artık kapanmış bir dosya. Oysa siyasette kapanmış dosyalar yoktur; yalnızca yeniden açılmayı bekleyen arşivler vardır.
Askerî hastanelerin statüsü, tek başına bir sağlık politikası tartışması değil. Bu, devletin kendi içindeki güç odaklarını nasıl yeniden düzenlediğinin, kurumları hangi ideolojik çerçevede dönüştürdüğünün bir göstergesi. Eğer bu dönüşümü sorgulamazsak, yarın başka hangi kurumların “entegrasyon” adı altında anlamını yitireceğini nasıl bileceğiz?
Son Bir Soru
Demokrasiyi yalnızca sandıkla mı ölçeceğiz, yoksa hastanelerin tabelalarına, kurumların hafızasına ve karar süreçlerindeki sessizliklere de bakacak mıyız? Askerî hastaneler gerçekten kapandı mı, yoksa kapatılan şey, belirli bir kurumsal çoğulluğun kendisi miydi?